Yüksek riskli gebelik, annenin, fetüsün veya yenidoğanın yaşamını ve sağlığını tehdit eden; maternal ve fetal morbidite ile mortalite riskini artıran fizyolojik ve psikososyal durumlar olarak tanımlanmaktadır (1). Gebelik öncesi sistemik hastalıklar, plasental anomaliler, Rh uyuşmazlığı, erken membran rüptürü, preeklampsi, intrauterin büyüme geriliği, serviks yetmezliği gibi komplikasyonlar bu grupta yer alır (2).
Riskli gebeliklerde hem anne hem de bebek açısından sağlık sorunları yaşanabilir. Gebeler, hastane yatışı, belirsizlik, aileden ayrılma gibi nedenlerle anksiyete ve stres yaşayabilmektedir. Yüksek düzeydeki anksiyete ve stres, preterm doğum, düşük doğum ağırlığı, doğum süresinde uzama, zayıf prenatal bağlanma ve fetal gelişim bozuklukları gibi pek çok olumsuz duruma yol açabilmektedir (1).
Yatak istirahati, İUGG, plasenta previa, EMR, EDT, hipertansiyon ve serviks yetmezliği gibi durumlarda sıklıkla önerilmektedir. Uterus perfüzyonunu artırarak fetüsün matürasyon süresini uzatması hedeflenirken, istirahat aynı zamanda sıvı-elektrolit dengesizlikleri, kas atrofisi, pıhtılaşma eğilimi, sindirim problemleri, yorgunluk gibi birçok fiziksel şikayete neden olabilir. Psikososyal olarak ise yetersizlik, suçluluk, kimlik krizi gibi etkilerle gebelik süreci daha da zorlaşmaktadır. Bu sorunların, yatak istirahat süresi uzadıkça arttığı bildirilmektedir (3).
Gebelikte anksiyete geliştiğinde hipotalamus-hipofiz-adrenal aks aktive olur ve stres hormonları (kortizol, epinefrin, norepinefrin) artar. Bu hormonlar plasental dolaşımı etkileyerek uterin kan akışını azaltabilir, böylece fetal gelişim üzerinde olumsuz etkiler ortaya çıkabilir. Artan stres hormonları hipertansiyon, plasental patolojiler, erken doğum, fetal distres, düşük doğum ağırlığı ve fetal ölüm gibi sonuçlarla ilişkilendirilmektedir (1).
Yüksek riskli gebeliklerde, yaşanan stres normal gebeliklere kıyasla daha fazladır. Bu durumda stresle baş etme yöntemlerinin belirlenmesi, kullanılması ve gerekiyorsa yenilerinin geliştirilmesi önemlidir. Ailenin baş etme kapasitesi; iletişim, sosyal destek ve manevi kaynaklarla yakından ilişkilidir. Önceki gebelik kayıplarında kullanılan baş etme stratejilerinin değerlendirilmesi de etkili olabilir. Gevşeme egzersizleri, yoga, masaj, akupunktur, müzik terapisi, sosyal destek ve manevi destek gibi yöntemler stres yönetiminde faydalı bulunmuştur. Ayrıca bu uygulamaların anksiyeteyi azalttığı ve prenatal bağlanmayı güçlendirdiği çeşitli çalışmalarda vurgulanmaktadır (2).
Hemşireler, doğum öncesi dönemde gebelerin riskli durumlarla baş edebilmesini sağlamak, fetüsle sağlıklı bağ kurmalarını desteklemek ve ruhsal sağlıklarını korumak adına; eğitimci, danışman, rol model ve kaynak kişi rollerini üstlenmektedir (1). Riskli gebelerde prenatal bağlanma, kaygı düzeyinden etkilenebilir. Bu nedenle hemşirelerin anksiyete ve bağlanma düzeylerini belirlemesi, kanıta dayalı uygulamalarla desteklemesi önemlidir (2).
Gebelik sürecinde psiko-sosyal sorunların tanınması, anne-bebek sağlığını koruma açısından büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle yalnızca fiziksel değil, psiko-sosyal değerlendirme de rutin prenatal izlemlerde yer almalı, psikososyal sağlığı zayıf olan gebelere danışmanlık hizmeti sunulmalıdır. Psikososyal değerlendirme araçları kullanılarak riskli gebeler belirlenmeli ve gerekli profesyonel destek sağlanmalıdır. Aynı zamanda hemşire ve ebelerin etkinliğini artırmak için eğitimler düzenlenmeli ve farkındalık geliştirilmelidir (6).
Riskli gebeliklerin yönetiminde hemşireler sadece klinik bakım sunmakla kalmaz, aynı zamanda hasta savunuculuğu, danışmanlık ve eğitim rolleriyle bütüncül bir yaklaşım sergiler. Risk faktörlerini belirleyerek bireyselleştirilmiş bakım planları oluşturur, düzenli izlem ve multidisipliner iş birliği ile erken tanı ve müdahale sağlar. Hemşirelerin etik ilkeler doğrultusunda etkili iletişim kurması, gebelerin sağlık süreçlerine aktif katılımını destekler. Güncel rehberler ve bilimsel kaynaklar, hemşirelerin bilgi düzeyini artırarak doğru uygulamalar gerçekleştirmesine katkıda bulunur.
Sonuç olarak, riskli gebeliklerin etkili yönetimi, hemşirelerin güncel bilgi ve becerilerle donatılması, multidisipliner yaklaşımların güçlendirilmesi ve sağlık politikalarının destekleyici yapılar oluşturması ile mümkün olacaktır. Böylece hem maternal hem de neonatal sağlık sonuçları olumlu yönde etkilenebilir (7).
Kaynakça
- Baltacı N, Başer M. Riskli gebelerde yaşanan anksiyete, prenatal bağlanma ve hemşirenin rolü. E-Journal of Dokuz Eylül University Nursing Faculty. 2020;13(3):206–212.
- Ölçer Z, Oskay Ü. Yüksek riskli gebelerin yaşadığı stresörler ve stresle baş etme yöntemleri. Hemşirelikte Eğitim ve Araştırma Dergisi. 2015;12(2):85–92.
- Pamuk S, Aslan H. Hastanede yatan riskli gebelerde hastane stresörlerinin ve bakım gereksinimlerinin belirlenmesi. Maltepe Üniversitesi Hemşirelik Bilim ve Sanatı Dergisi. 2009;2:23–32.
- Gümüşdaş M, Apay SE, Özorhan EY. Riskli olan ve olmayan gebelerin psiko-sosyal sağlıklarının karşılaştırılması. Sağlık Bilimleri ve Meslekleri Dergisi. 2014;1:32–42.
- Bilgin Z, Alpar ŞE. Kadınların maternal bağlanma algısı ve anneliğe ilişkin görüşleri. Sağlık Bilimleri ve Meslekleri Dergisi. 2018;5(1):6–15.
- Bekmezci H, Özkan H. Gebelikte psikososyal sağlık bakım, prenatal bağlanma ve ebe-hemşirenin sorumlulukları. Uluslararası Hakemli Kadın Hastalıkları ve Anne Çocuk Sağlığı Dergisi. 2016;8:50–60.
- Ertem G, Tanrıverdi G. Yüksek Riskli Gebeliklerde Hemşirelik Yönetimi. Türkiye Klinikleri Kadın Hastalıkları ve Doğum Hemşireliği Özel Dergisi. 2017;3(1):47–55.
Hazırlayan:
Hem. Kebire Şaşmaz
Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi
Riskli Gebelikler Hemşiresi


