Ben bir yenidoğan yoğun bakım hemşiresiyim. Mesleğim; belirsizliğin, umudun ve mucizelerin iç içe geçtiği bir dünyadır ve ben bu dünyada her zaman sürprizlere hazır olmayı öğrenmiş biriyim. Bu meslekte hayat; ölüm ile yaşam arasındaki o ince çizgide ilerler. Her çarkın bütün dişlileri, görünmez bir uyumun parçası gibi kusursuzca hareket etmek zorundadır. Çünkü aralarında uzanan o ince çizgi, sanıldığından çok daha hassastır ve neredeyse hataya hiç yer yoktur.
Ölümün bize ne kadar yakın olduğunu bilerek yaşarız. Ama söz konusu bir bebek olduğunda, ölümü kabullenmek çok daha zor olur. Anlatacağım hikâye tam da o ince çizgide yaşandı.
Yurtdışından gelen hastamız, umutla hastanemizin kapısından içeri adım atmıştı. Onkolojik tedavi için çıktığı bu zorlu yolculuk, aslında sandığımızdan çok daha derin bir hikâye taşıyordu. Çünkü bu hikâyenin en kırılgan, en hassas noktasında bir gerçek vardı: Hastamız yalnız değildi… Aynı anda iki yaşam için mücadele ediyordu.
Annenin sekiz yaşındayken geçirdiği bir lösemi hikâyesi vardı. O yıllarda büyük bir mücadele vermiş ve hastalığı geride bırakmıştı. Hayatına devam etmiş, yıllar sonra anne olmanın sevincini yaşamaya hazırlanıyordu. Fakat kader lösemi ile yeniden aynı yolu kesiştirmişti. Tam da hamilelik döneminde kanser yeniden karşısına çıkmıştı.
Tedavi sürecinin ağır geçeceği öngörüldüğü için doktorlar bebeğin doğumuna karar verdiler.
Ve o küçük mucize, henüz zamanı gelmeden dünyaya geldi.
Zamana biraz erken gelmişti… Daha dünyayı tanımadan, küçücük bedeniyle hayata sessizce “merhaba” demişti. Prematüreydi; narin, kırılgan ve desteğe muhtaçtı. Yoğun bakımın korunaklı dünyasına alınırken, her şey onun için dikkatle planlanıyordu.
Ama o küçücük bedenin içinde, beklenmedik bir güç vardı. Daha ilk anlardan itibaren hissediliyordu bu… Sanki hayata erken başlamanın açığını kapatmak ister gibi, sessiz ama kararlı bir mücadele veriyordu.
O gün ona küçücük başına tam uyan turuncu bir şapka giydirmiştik.
Annesi doğumdan sonra gözlerini yeniden hayata açtığında, aklında tek bir şey vardı: Yavrusunu görmek. Tüm yorgunluğuna rağmen, kendini yoğun bakımın yolunda buldu.
Kollarında serumlar, damar yolları… Tekerlekli sandalyesinde ilerlerken bedeni yorgundu ama bakışları dimdikti. O an, hiçbir ağrı, hiçbir zorluk onun önüne geçemiyordu.
Kuvözün başına geldiğinde yavrusunu gördü.
Turuncu şapkası ile küçücük bedenini fark ettiği anda gözleri parladı. Yüzüne sıcacık bir gülümseme yayıldı.
“Havucum…” dedi.
Yavrusuna “havuçum” diye seslendi… Sesi yorgundu ama sevgisi capcanlıydı. Parmaklarının arasından yavrusuna uzanan o şefkat, kelimelerden çok daha fazlasını anlatıyordu.
Ağrıları vardı… Kemoterapinin ağır yükünü taşıyordu bedeninde. Ama yavrusunu gördüğü o kısacık an, sanki zamanın akışını değiştirmişti. Yüzündeki yorgunluk, yerini tarifsiz bir huzura bıraktı. Sanki bütün acılar, o an için biraz geri çekilmişti.
Yoğun bakım kapısından ayrılırken hâlâ gülümsüyordu. Ardında umut bırakır gibi…
O gün annemizin PET-CT taraması yapılacaktı. Hepimiz aynı sessiz duada buluştuk:
Bu küçücük mucizeyi, bir gün sağlıkla annesinin kucağına teslim edebilmek…
Fakat sonuçlar ne yazık ki umut ettiğimiz gibi gelmedi. Hastalığın birçok metastazı vardı. Annen seninle yalnızca üç gün geçirebildi, havucum. Sadece bir kez kucağına alabildi. Sonra kötü haberi aldık. Tüm mücadelesine rağmen hastalığa yenik düşmüştü.
İçimizi en çok burkan ayrıntılardan biri de şuydu: Sen doğduktan bir gün sonra annenin doğum günüydü. Moral vermek için küçük ama güzel bir kutlama organize edilmişti. Çünkü o gün onun için dünyadaki en büyük hediye zaten yanındaydı.
Sana kavuşmuştu. Doğum günü dileği de çok açıktı aslında: “Seni kucağına alarak hastaneden çıkabilmek.”
Annenin yokluğu, odalara sessizce yayılan bir boşluk gibiydi. O günden sonra hepimiz için zaman biraz daha ağır akmaya başladı… İçimizde tarif edilmesi zor, buruk bir sızı vardı.
Biz, yoğun bakım ekibi olarak duygularımızı geri planda tutmayı öğrenmiştik. Ama bazı hikâyeler vardır… Ne kadar mesafeni korumaya çalışsan da gelip tam kalbine dokunur. Bu da öyle bir hikâyeydi.
Sen ise her geçen gün daha da toparlıyordun. Her geçen gün biraz daha güçleniyor, hayata biraz daha sıkı tutunuyordun. Sanki içindeki o görünmez güç, herkese umut olmaya kararlıydı.
Artık taburculuk hazırlıkları başlamıştı. Yeni bir hayatın eşiğindeydin. Biz de seni o hayata en güvenli şekilde hazırlamak için buradaydık. Babanın ellerine, sadece bir bebeğin bakımını değil; aynı zamanda bir yaşamın sorumluluğunu emanet ediyorduk. Eğitimler veriyor, her detayı sabırla birlikte uyguluyorduk.
Baba yalnız kalmıştı… Ama bu yolculukta tamamen yalnız değildi.
Anneanne sürece gönülden dahil oldu.
Eğitimlere katıldı, bakım sürecine aktif olarak eşlik etti. Baba ve anneanne birlikte büyük bir özveriyle bu yeni hayata hazırlanıyorlardı.
Onların gözlerinde garip bir duygu görüyordum.
Buruk bir mutluluk…
Korku ve umut aynı anda yaşanabilir mi, bilmiyordum. Ama onlar bunu yaşıyorlardı. Bizim küçük havucumuz, ailenin oryantasyon süreci tamamlandıktan sonra sağlıkla taburcu oldu.
Bir bebeği taburcu ederken ilk kez bu kadar hüzün hissettiğimi fark ettim.
Annesini düşünmeden edemiyordum. Kuvözün başında sana baktığı o an gözümün önüne geliyordu. Hayat gerçekten sınavlardan ibaret.
Ve bazı sınavlar çok ağır. Biz o aileye tutunacak küçük bir dal vererek onları uğurlamıştık.
Mesleğimizin profesyonelliği gereği içimizde kopan duygusal fırtınaları onlara hissettirmeden süreci yönetmeye çalışmıştık. Ama hepimiz biliyorduk ki yaşanan bu hikâye hafızalarımızda derin bir iz bırakacaktı.
Ve biz, geride kalan her kalp atışında, dokunduğumuz her yaşamda şunu bir kez daha anladık:
Hayat, en çok paylaşıldığında çoğalan… ve en zor anlarda bile umutla yeniden filizlenen en kıymetli mucizedir.
Hazırlayan:Sultan Gül Tüzün
Acıbadem Kartal Hastanesi
Yenidoğan Yoğun Bakım Klinik Eğitim Hemşiresi


